Sivil toplumla tanışmam bir iş ilanıyla değil, çocukken televizyonda gördüğüm bir Greenpeace eylemiyle başladı.
Balina avcılığına karşı yapılan o eylemi izlediğimde 12–13 yaşlarındaydım. İnternet bugünkü kadar yaygın değildi. Greenpeace hakkında bildiklerim sınırlıydı ve Türkiye’de olmadıklarını sanıyordum.
Kadıköy’de karşıma çıkan yol
Yıllar sonra üniversiteyi bitirip İstanbul’a döndüğümde, Kadıköy’de Greenpeace aktivistleriyle karşılaştım. İlk sorum çok netti: “Türkiye’de var mısınız?”
Ofisin adresini aldım ve kısa süre sonra ziyaret ettim. Benim için uzun bir yolculuk böyle başladı.
Sahada başlayan deneyim
2007’de Yüz Yüze Projesi’nde çalışmaya başladım. Hem fundraiser hem aktivist olarak genç ekiplerle birlikte sokakta insanlara çevre sorunlarını anlattık ve onları çözümün parçası olmaya davet ettik.
Farklı şehirlerde çalıştım, şiddetsiz doğrudan eylemlere katıldım. Antalya’daki ICCAT çalışması ve Boğaziçi Köprüsü’ndeki eylem unutamadığım anılar arasında kaldı.
Zamanla takım liderliği, saha sorumluluğu ve bölgesel koordinasyon görevleri üstlendim. İzmir ve Ankara dahil birçok şehirde ekiplerle çalışmak, bu işin yalnızca iyi bir anlatım değil; güçlü bir sistem, doğru liderlik ve sabır gerektirdiğini öğretti.
Bir kurumdan daha fazlası
Greenpeace’te geçen sekiz yılın ardından ayrılma kararı kolay olmadı. Orası benim için yalnızca çalıştığım bir kurum değil, dünyaya bakışımı değiştiren bir okuldu.
Ardından UNICEF’le çalışmaya ve çocuk hakları alanına geçtim. Afrika seyahatim sırasında yoksulluk, suya erişim ve sağlık sorunlarını yakından görmek, yaptığımız işin gerçek hayattaki karşılığını çok daha derinden anlamamı sağladı.
Bugün geriye baktığımda bütün yolun aynı noktada birleştiğini görüyorum: İnsanları ortak bir amaç etrafında buluşturmak, sahadaki deneyimi güçlü sistemlere dönüştürmek ve başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanmaya devam etmek.
Benim sivil toplum hikayem, bir gün karşıma çıkan yolu görüp o yolda yürümeyi seçmemle başladı.